ve işte şimdi kalkıver de yerinden
hatırına geldiğim her saniye için hesap ver,
susuşun ağıtıdır habersizlikten ölmüş
sevgililerin…
Saçlarımın uzunluğundan göremez oldum 10 adımdan ötesini ve saçlarım özlediğinden seni en çok uzuyor deli gibi, ve deli aslında çook göreceli bir sıfattır, deli denilebilir bir saçları uzayana özlemden ya da bir sessize, gündüzleri süs yapan gecelerine;
ve asıl güzellik gecededir;
gündüzler ancak süsü olabilir,
bağrına yara bere açarak astığı yıldızlarla
parıldayan gecenin… ve susuşun
deliliğinin sebebidir habersiz geçen akşamların…
gündüzlerse düşünebileceğin en son kırmızılıkla ışıklarıma süzülüyor, günlerden en çok pazarken şimdi…ne kalkılabilir yataktan, ne de dışarıdan eve dönmek istersin, denize bakan bir yerde saatlerce denizi izledikten sonra…düşünebileceğin en kan kırmızıda ışıklarıma sızıveriyor kırmızının bütün tonları;
ve kırmızı aslında çok ölümcül bir renktir,
duyumsadığında…
ortasında dikenler bitmiş bir bahçede
gülün gül rengini sevemiyorken diken görmekten
susuşun hep diken batacak yanıdır gül tutan ellerimin…
"giderdi su
giderdi orman
giderdi toprak,
kalırdı yok..."
kalırdı yok...

8 yorum:
sipsi çalan yaşlı bir adam yaklaşır yanına, mor şapkalı kadın içinden "pes doğrusu, böylede çalınmazki" der. adam gerçekten iyi çalamamaktadır.yüzü yıkılmış bir evi andıran adamın dilenci olduğunu düşünür kadın.çantasından bir miktar para çıkarır ama adam çoktan ordan uzaklaşmıştır.ilerde tranvaya binen fötr şapkalı yaşlı bir adam oluverir sipsici.
yürür kadın istiklalde güneş tılsımlı büyü gibidir parmaklıklı pencerelerde yeşeren mor menekşelerde.anzavur paşajının girişinde yaşlı adamın keman çaldığını görür kadın, ustaca çalmaktadır bu kez. fikrinin ince gülünü alıp yerden adama uzatır ama adam kaybolmuştur.
adam lale sinamasının afişlerinde yaşlı bir yüz olarak belirdiğinde kadın tüm bu olanlara kendini inandırmak için etinin en kalın yerine bir çimdik atar.
işte ondan sonra büyü bozulmuştur artık.ne beyoğlu eski beyoğludur ne de sipsi gibi dolanmaktadır avare rüzgar istiklalde...
ateşinsesinden eskiye dair bir masal
bu sipsiciye anakarada raslandığına dair hiç bi haber ulaşmadı kulağıma daha ama dilerim sen ulaşırsın asme..
ha birde bugün bir arkadaşla dünyaya dair en güzel şeyin susmak olduğunu konuştuk.bilirsin hani yüzünde derin bir gül yarası gibi durdurup zamanı öylesi susmayı konuştuk işte..
sevgiyle...
Bu aralar çokça nahoş kokular geliyor burnumun direğine. Oturduğum sokakta, yürüdüğüm caddede, yemek yediğim lokantada, çay içtiğim ocakta, sevdiğim Aralık’ta, verdiğim yürekte… Amansız bir çevre kirliliği söz konusu yer denen kürede velhasıl… Göğe savrulurken binlerce feryat figan, kapı önündeki kir ve pasın esamesi okunmuyor hayatın şeceresinde. Bozup bozup bir kenara atarken ele sığması mümkün olan ve de olmayan onca “şey”i; başka yerde bulma sevdası ile kirliliği, bir nostalji dünyasında hülyalı iç geçirmelerle zaman da kirleniveriyor ellerimizde…
Ama sanma ki kirlilik üzerinedir bu mektubun ahlakı. Serkeş bir hüviyeti olacak ilk önce yazılanların. Sonra, sonraya ne kalmışsa ve neye değmesi gerekiyorsa ona değecek fütursuzca. Velâkin beraberce olacak Dost:
içimden dedim beraber yürüyelim olur mu
varsın gemilerimizi taşıyamasın sular
varsın yarı yolda uyuya kalsın
bize gönderilen bahar.
içimden dedim beraber yürüyelim olur mu
varsın gölgemiz olsun hüzün
dilediği gibi uzatsın can evimize ayaklarını
varsın annemiz olsun tütün
hayat daha sert vursun yumruklarını.*
Hüzün ile de aram iyi bu aralar, biliyorsun. Durup durup kapısını çalıyorum. Unuttuğum zamanlarda ise kendisi kalkıp geliyor kapıma. Kapıyı tıklatmadan, mendil eksik etmeden… Ayrı bir demde demleniyoruz. Çaysız olmuyor diyoruz, -o da demlenmek için vakit arıyormuş meğer- hemen yanı başımızda buluyoruz kendisini, şekerli şekersiz… Sonra fasıllarla zamana çelme takıyor varsayımına yaren oluyoruz. O vakit bir tebessüm gelip konaklıyor suretimizde. Sonra bilmesek de, söylediğimiz sanat musikisinin muhakkak dugah perdesinden ciğerlerimizi kan revan eylediği hususunda fikir birliği içinde oluyoruz. Yetmiyor, açıyorum kitabımı okuyorum en netamelisinden bir şiir:
düşen bir yaprağa bağladım hayatımı
olsun artık diyorum ne olacaksa
paralı bir asker miyim neyim
ekleyip duruyorum sabahları akşamlara
ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor
gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta
aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim
nasıl bir dostluk ki bu, hem kadim
hem de mayhoş elma tadında.
sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.**
Kafamı kaldırıyorum şiir bittiğinde. Kitaba bulaşmış damla suretindeki acıları siliyorum, görmesin diye hüzün. Çokça alayına teşne oldum. Çokça zalim oluyor bu konuda. Ama odaya göz attığımda, yine zamansız gittiğini fark ediyorum. Tam da muhabbetimizi oda sıcaklığına ulaştırmıştık. Huyudur ya hep faslın en dokunaklı yerinde çekip gider. Eyleyeceğini eyledi ya, kalmaz artık versen de ömür. Ve yine renginden hiç hazzetmediğim odada bir başımayım. Böyle durmamalıyım. Okumalıyım sevdiğime dair bir şiir, belki dağılır bulut rengindeki kırmızılıklarım:
bana ait olmayan cesetleri yaktım bütün gece
küllerini savurdum dans ettim
ay kaydı yıldızlar gülüştü pervasızca
ve saçlarımdan bir demet düştü suya
aldım öptüm gözbebeklerinden
cazibesini yitirmiş bir kadındın sen
seni ben güzel yaptım…***
Tozdan buharlaşmasına ramak kalmış kasetçaları alıyorum yanıma. Epey bir vefasızlıkla bulamışım kendisini. Yüz çevirmiyor yine de. Vefanın abecesini ezberletiyor besbelli. Alıyorum bütün tozları üzerinden, belki yüreğime de değer diye. Erdal güneyi alıyorum durduğu yerden. Hasbıhalimize katılıyor. “Ölmedi Aşklar”… Senden dinlemiştim ilk. Nasıl da vurulmuştum o ezgi aralığında. Minör bir ağırlık şimdi içimde… Unutmadan sigara da yakmam gerek. Değiştirdim bu aralar. En ağır, en yakanını içiyorum. O da öksürtüyor. Olsun ama. Baksan çayım, türküm, şiirim ve Dostum var yanımda.
Ah, demişti vakti zamanında şair “mine-l aşk”… Diyalektiğin ensemizden eksik olmayan nefesi… Şimdi odada ciğerlerime çektiğim. Adlandırma uğraşımı bide seninle beraber yapayım. Ne diyelim sen söyle Dost? Mesela bir kaçış senfonisi. Bir kaybediş trajedisi... Sözün geçmediği duvarlarla örülü korunaklı nümayiş. Debdebe. Nadan. Serkeş. Vurdum-Duymaz. Ve sözlüklerde itikadı düşüren tüm sözcükler… Ne diyelim Dost? Belki bir şiir daha gerek. Okuyalım beraberce:
kusura kalma teselli hazretleri
sana layık bir mürit olamadım besbelli
büyük şehirlerin küçük içinde
dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi
buldum bu dünyada kendimi.
ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden
bir ben kaldım ve sevgilim
suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti
gözlerim terledi yolunu gözlemekten. ****
Güzel Dostum,
Daha çok gelmem gerek kapına. Daha çok selam bırakmak, kapına… Önceden bilmediğim bir mevsimin günlerini yaşıyorum ya Dost, bu zaman aralığında bana eşlik edenler ise sadece kitapların ömrüme değen gölgesi oluveriyor. Her haremi temizleyecek eczayı orada bulacağım inancı ile ayakta kalmaya çalışıyorum. Buldum mu ya da bir işaret var mı diye soracak da olursan vereceğim cevap sadece bir ışık… Sermayesi elinden alınmış bir aşık için hiç de fena olmasa gerek, değil mi?
Epey konuşulacaklar var. Sentetik eczaların peşine düşmeden sağaltmaya çalışıyorum yaralarımı. Ve yaşamaya… Zor tabi ki de. Ve hırçın epeyce de. Ve geçmemeye yeminli günler… Aklın sebat ile sınavının zorlu olacağına dair yazdıklarımı okuyup, vefalı davranmaya çalışıyorum cümlelerime. İhanettin yüreğime işlememesi için hayatla tek taraflı bir sözleşme imzaladım, koşulları epeyce şarta bağlanmış. Tortusu insicamımda leke bırakmaya devam ediyor. Şedit depremlerin yeryüzü ile mutabakatı…
Yine de Dost, bütün hayati fonksiyonlarım yerinde. Kahvaltı yapıyorum artık. Bi somun ekmek yanında bir dilim peynir, üç beş zeytin, az biraz helva… Fazlasına takat getirmiyor ya bazen de akşamın serinliğinde çörek ekmek ab-ı hayat oluyor. Ama en çok da bu mektupta şiirlerini okuduğum İbrahim Tenekeci. Yaren olduk bu dar geçitte. Meğer aynı yolun yolcusuymuşuz. Kol kola hayata yürüyoruz. Pazartesi sabahları ondan daha acıtmıyor. Ondan sakalımın ağarmasını önemsemiyorum. Ve ondan paylaşıyorum dostumla. İstedim ki sende olasın bu muhabbette… Oldun işte. Yüzündeki tebessümü konduruyorum şimdi bir yusufçuk kuşunun yüreğine. İyi olalım diye. En çok bırakmayalım diye ellerimizi…
yakartop oynayan melekler gördüm güneşle
ve büyük çiftçiler gördüm dağları biçen
yolundaydı herşey,ben bile yolundaydım
ama
kıyıya vardığımda
kendimi unuttuğumu anladım
karşı kıyıda.
şiirler söyledim belki duyarsın diye
çığlığıydım içinde dilsiz bir şehzadenin
sana seslendim durdum bu küçücük odadan
acımı duy,sensin pusulam benim
ki dünya
silinmiş bir harita
gibi yabancı bana.
sorma,
usulca uzandığında
bir ceset oluyorsun öpüldükçe şımaran.*****
Muhabbetlerimle Can’ım Dost…
İbrahim Tenekeci
*Mırıldandıklarım **Ulu orta ***Kırkı çıkmış sevda ****Yüzler ve Sözler *****Ulu-Orta
kurbanlık şiir
meltem esintisi muz ağaçlarının yapraklarını soyuyor
anadan doğma kalan hatıraları anımsatıyordu.
bu oyunda koz maça değildi
o yüzden maca ası hiç bir işe yaramıyordu
dalgalar uzaklara benziyor
kayalarsa yanıbaşımızda bizi hiç terk etmiyordu
güneş çılgın bir van gogh sarısı gibi delirmişti.
ölmek için en güzel zamandaydık
t.kurt
asme, göğün kızı nerelerdesin halların nasıldır? bak bir yıl daha eskidi, geride kan türküleri bırakarak...
yeni olandanda bahsetmeyeceğim sana korkma sakın sadace gülümsemeni istiyorum
hadi gül ya,şarabi lekeler bulaştır bize...
sevgimle dostun temel
dip not:nice barışlara,nice aşklara,nice yıllara...
merhaba güzel dost neden bizi yalnız bıraktın ha! kendimi öksüz gibi hissediyorum blogcuda. neyse artık seni burda görmeye geleceğim. yazılarını çok özlemişim.
zerdust (www.blogcu.com/zerdust)
Sıcaklığında bir sesin hayat bulan 2007, soğukluğunda aynı sesin 2008... Bir emanet silsilesi velhasıl... Yine de umudun önüne bir kırmızı karanfil her dem yakışıklı olmuştur...
Ser Salate Piroz Be...
herşey güzel olsun, hepimizin istediği gibi...
sevgiler...
iyisin değil mi?
Yorum Gönder